søndag 16. april 2017

Håper flertallet vil si nei i folkesavstemningen i Tyrkia


55 millioner mennesker stemmer ja eller nei til grunnlovsendringer i Tyrkia i dag.

Ja vil bety mer makt til presidentembetet, nei vil bety å beholde dagens "tredeling av makt" prinsippet.

Håper og tror flertallet vil si nei - ikke fordi dagens regime fungerer perfekt, men fordi man trenger mer av det som kan og bør fungere, ikke mindre!

søndag 9. april 2017

Hvorfor "Nei" til grunnlovsendringene i Tyrkia?

Når man stemmer over edringer i grunnloven, må man tenke uavhengig av personer og parti, men heller stille seg spørsmål om hva og hvordan den skal forandres. Vil endringene opprettholde de grunnleggende  prinsippene i loven og vil de føre til et mer demokratisk og rettferdig samfunn, vil de ikke det? Dette er tankene man må ha før man bestemmer seg.


I dag i Tyrkia finnes det statsminister som regjeringens overhode i tillegg til en president. Endringene vil forandre på dette. De viktigste endringene som foreslås, er disse:

  • Det parlamentariske systemet skal oppheves, og det skal innføres et presidentsskapssystem. 
  • I dette systemet skal lovgivende, dømmende og utøvende makt i stor grad samles hos presidenten.
  • Statsministerskapet skal oppheves.
  • Presidenten skal kunne være medlem av et parti.



Det er flere ulemper ved dişse grunnlovsendringene. For det førtse, er det et problem at den demokratiske regelen med tredeling av makt endres og all makt gis til en person. Som den tyrkiske advokatforeningen som har 100 000 advokatmedlemmer påpeker, vil du ikke gi skjøtet ditt til styrelederen for sameiet bare fordi han gjør en god jobb som styrer!


For det andre, bør presidenten være partipolitisk uavhengig. Presidenten bør representere hele folket, ikke bare de som stemmer på et politisk parti. Man trenger en president som særlig i krisesituasjoner kan samle hele befolkningen på tvers av politiske uenigheter. Det siste er svært viktig fordi at et spillet samfunn i krisesituasjoner kan fort føre til kaos og ulydighet som igjen kan få et land til å raskt kollapse.


For det siste, er det ikke bare er en endring, men 18 forslag som sprer seg over et bredt felt. Hva skjer hvis man er enig i to av dem, men uenig i de andre? For eksempel foreslår punkt 3 at minstealderen for folkevalgte skal endres fra 25 til 18. Dette vil jeg og sikkert mange andre være enig i. Men, så er det punkt 9 som sier at presidenten skal bade lede staten og regjeringen, vil jeg åpenbart ikke støtte. At alt voteres under ett, blir dermed svært problematisk.


Av disse viktige grunnene, er det ikke mulig å tro at voteringen og endringene vil være treffbare og bidra til en mer demokratisk syring for folket og derfor må man stemme Nei.

onsdag 29. mars 2017

Neden HAYIR?


Anayasa oylamasinda kişilerden, partilerden bagimsiz olarak değişiklik önerilerine bakmak, “Ne, nasıl değiştirilmek isteniyor?” diye anlamak gerekiyor. Değişiklikler anayasanın temel prensiplerini koruyup, toplumu daha adil, daha demokratik bir şekilde yürütmeye yarayacak mi yaramayacak mi? diye düşünüp karar vermek gerekiyor.

Anayasa icin önerilen değişikliklerin en önemlileri şunlar:
  • Parlamenter sistem kaldırılarak yerine başkanlık sisteminin getirilmesi.
  • Bu sistemde cumhurbaşkanının yetkilerinin arttırılarak yasama, yargı ve yürütme yetkilerinin büyük ölçüde cumhurbaşkanında toplanması
  • Başbakanlık makamının ortadan kalkması
  • Cumhurbaşkanının aynı zamanda bir parti üyesi de olabilmesi


Biliyoruz ki 1961 anayasasıyla Türkiye’de yasa yapma yetkisi Turkiye Buyuk Millet Meclisi’ne, yargı yetkisi Mahkemelere ve yürütme yetkisi de Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kuruluna verilmiştir. Norveç de, dünyanın demokratik tüm ülkeleri de “güçler ayrılığı” temelinde yürütülürler: Bu sistemde Yargı, Yürütmeyi denetler. Mahkemeler bağımsızdır. İcabında Cumhurbaşkanı ve bakanların yürütmesinde haksızlık, usulsüzlük gördüklerinde müdahale edebilirler. Mahkemeler yasalarda sakatlık gördüklerinde, meclisi yasalarda değişiklik yapmaya zorlayabilirler; Yürütme, kanunlarla Yargı’yı denetler; Halk da milletvekilleri yoluyla kanunları yapar. Halk hem Yürütme’yi hem Yargı’yı denetler.

Bu sistemin değişip, güçlerin tek bir makamda, Cumhurbaşkanlığı makamında toplanmasının sakıncaları büyük olabilir. 100 000 avukatın üye olduğu Türkiye Barolar Birliği’nin söylediği gibi, apartmanı iyi yönetiyor diye dairenizin tapusunu apartmanın yöneticisine vermezsiniz. Kendisi ne kadar iyi bir yönetici olsa da, tapuyu yani onu denetleme hakkınızı yöneticiye vermezsiniz.

Anayasa değişikliği önerisinin ardında bir kötü niyet aranmamalı. Demokrasilerde, kendi çıkış noktasıyla, örneğin daha istikrarlı bir düzen sağlamak amacıyla, her türlü öneri getirilebilir. Ancak Barolar Birliği’nin 20 000 avukatı, getirilen önerileri günlerce çalışıp değerlendirmiş ve avukatların % 98’i bu değişikliklerle kuvvetler ayrılığı prensibinin yok edileceği, hukuk devletinin yok edileceği ve avukatlık mesleğinin yapılamayacak hale geleceği sonucuna varmış. Bu sonuç dikkate alınmalı diye düşünüyorum.

İkincisi, cumhurbaşkanı bir parti üyesi olmamalı, tamamen bağımsız olmalı, diye düşünüyorum. Cumhurbaşkanı bütün halkı temsil etmeli, sadece belli bir partinin tabanını değil. Norveç’te cumhurbaşkanı yok bile, biliyorsunuz. Ülkeyi hükümet yönetiyor. Hükümetin başı da başbakan. En azından önümüzdeki sonbahardaki seçimlere kadar Norveç’in başbakanı Erna Solberg. Aramızda bugün Norveç’in başbakanının kim olduğunu bilmeyen bile olabilir. Çünkü demokrasilerde başkanlardan çok, partiler önemlidir. Kåre gider, Erna gelir, Erna gider, bir başkası gelir...

Ayrıca cumhurbaşkanıyla karşılaştırılabilecek bir figür olarak Kral, ülkenin yönetimine karışmaz. Sadece toplumsal kriz anlarında ülkeyi bir arada tutmak için çalışır. Kral nasıl Norveç’te herkesin kralıysa, bir partiye bağımlı, hele hele o partinin başkanı değilse, cumhurbaşkanının da Türkiye’de herkesin cumhurbaşkanı olması gerekir bence. Cumhurbaşkanı aynı zamanda bir parti başkanı olabilecekse, o cumhurbaşkanı tarafsız olamaz. Cumhurbaşkanı tarafsız olamayacağı için de halkın bir kısmının cumhurbaşkanı olur, diye düşünüyorum. Sadece, Cumhurbaşkanının başkanı olduğu partiye oy verenlerin cumhurbaşkanı olur. Herkes tarafından benimsenmez. Bugün Erdoğan olabilir, yarın Kılıçdaroğlu olabilir. O zaman da kriz zamanlarında herkesi birleştiremeyebilir. Cumhurbaşkanının bir partinin üyesi, hele hele onun başkanı olması bence zor durumlarda tüm halkı kucaklayamayacağı olasılığını getirir. Böyle durumlarda kişilerin kişisel özellikleri, ikna güçleri de belirleyici olur elbette ama parti-bağımlı bir cumhurbaşkanının halkın tümünü birleştiremeyebileceği riski tabii ki yuksektir.

Son olarak da bu referandumu zorlaştıran konulardan bir tanesinin de tam 18 tane madde içermesi olduğunu düşünüyorum. Ve bu maddeler birbirinden çok farklı şeyler. Mesela 3 numaralı teklifle anayasanın 76. maddesinde adı geçen, “milletvekili seçilme yaşının 25’den 18’e indirilmesi” önerisi var. Bu öneriyi destekliyorum. Ama 9 numaralı teklifle anayasanın 104. maddesiyle “cumhurbaşkanının hem devletin hem de hükümetin başı ilan edilerek başbakanlığın kaldırılmasını” desteklemiyorum. “Cumhurbaşkanının yardımcılarını ve bakanları atayıp görevlerine son verme yetkisine sahip olmasını” desteklemiyorum. O zaman ne yapacağım? 3 numaralı teklife Evet, 9 numaralı teklife hayır demek imkânımız yok!


Tum siyasi tartismalardan, parti aidiyetlerinden ve kisilerden bagimsiz olarak, yukarda saydigim nedenlerle ve  değişikliklerin tümünün, demokratik ve birbirine kenetlenmiş bir Türkiye için hayırlı olmayacağını düşününce HAYIR demek mantıklı bir sonuc oluyor.

Neden HAYIR?

Anayasa oylamasinda kişilerden, partilerden bagimsiz olarak değişiklik önerilerine bakmak, “Ne, nasıl değiştirilmek isteniyor?” diye anlamak gerekiyor. Değişiklikler anayasanın temel prensiplerini koruyup, toplumu daha adil, daha demokratik bir şekilde yürütmeye yarayacak mi yaramayacak mi? diye düşünüp karar vermek gerekiyor.

Anaya icin önerilen değişikliklerin en önemlileri şunlar:
  • Parlamenter sistem kaldırılarak yerine başkanlık sisteminin getirilmesi.
  • Bu sistemde cumhurbaşkanının yetkilerinin arttırılarak yasama, yargı ve yürütme yetkilerinin büyük ölçüde cumhurbaşkanında toplanması
  • Başbakanlık makamının ortadan kalkması
  • Cumhurbaşkanının aynı zamanda bir parti üyesi de olabilmesi


Biliyoruz ki 1961 anayasasıyla Türkiye’de yasa yapma yetkisi Turkiye Buyuk Millet Meclisi’ne, yargı yetkisi Mahkemelere ve yürütme yetkisi de Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kuruluna verilmiştir. Norveç de, dünyanın demokratik tüm ülkeleri de “güçler ayrılığı” temelinde yürütülürler: Bu sistemde Yargı, Yürütmeyi denetler. Mahkemeler bağımsızdır. İcabında Cumhurbaşkanı ve bakanların yürütmesinde haksızlık, usulsüzlük gördüklerinde müdahale edebilirler. Mahkemeler yasalarda sakatlık gördüklerinde, meclisi yasalarda değişiklik yapmaya zorlayabilirler; Yürütme, kanunlarla Yargı’yı denetler; Halk da milletvekilleri yoluyla kanunları yapar. Halk hem Yürütme’yi hem Yargı’yı denetler.

Bu sistemin değişip, güçlerin tek bir makamda, Cumhurbaşkanlığı makamında toplanmasının sakıncaları büyük olabilir. 100 000 avukatın üye olduğu Türkiye Barolar Birliği’nin söylediği gibi, apartmanı iyi yönetiyor diye dairenizin tapusunu apartmanın yöneticisine vermezsiniz. Kendisi ne kadar iyi bir yönetici olsa da, tapuyu yani onu denetleme hakkınızı yöneticiye vermezsiniz.

Anayasa değişikliği önerisinin ardında bir kötü niyet aranmamalı. Demokrasilerde, kendi çıkış noktasıyla, örneğin daha istikrarlı bir düzen sağlamak amacıyla, her türlü öneri getirilebilir. Ancak Barolar Birliği’nin 20 000 avukatı, getirilen önerileri günlerce çalışıp değerlendirmiş ve avukatların % 98’i bu değişikliklerle kuvvetler ayrılığı prensibinin yok edileceği, hukuk devletinin yok edileceği ve avukatlık mesleğinin yapılamayacak hale geleceği sonucuna varmış. Bu sonuç dikkate alınmalı diye düşünüyorum.

İkincisi, cumhurbaşkanı bir parti üyesi olmamalı, tamamen bağımsız olmalı, diye düşünüyorum. Cumhurbaşkanı bütün halkı temsil etmeli, sadece belli bir partinin tabanını değil. Norveç’te cumhurbaşkanı yok bile, biliyorsunuz. Ülkeyi hükümet yönetiyor. Hükümetin başı da başbakan. En azından önümüzdeki sonbahardaki seçimlere kadar Norveç’in başbakanı Erna Solberg. Aramızda bugün Norveç’in başbakanının kim olduğunu bilmeyen bile olabilir. Çünkü demokrasilerde başkanlardan çok, partiler önemlidir. Kåre gider, Erna gelir, Erna gider, bir başkası gelir...

Ayrıca cumhurbaşkanıyla karşılaştırılabilecek bir figür olarak Kral, ülkenin yönetimine karışmaz. Sadece toplumsal kriz anlarında ülkeyi bir arada tutmak için çalışır. Kral nasıl Norveç’te herkesin kralıysa, bir partiye bağımlı, hele hele o partinin başkanı değilse, cumhurbaşkanının da Türkiye’de herkesin cumhurbaşkanı olması gerekir bence. Cumhurbaşkanı aynı zamanda bir parti başkanı olabilecekse, o cumhurbaşkanı tarafsız olamaz. Cumhurbaşkanı tarafsız olamayacağı için de halkın bir kısmının cumhurbaşkanı olur, diye düşünüyorum. Sadece, Cumhurbaşkanının başkanı olduğu partiye oy verenlerin cumhurbaşkanı olur. Herkes tarafından benimsenmez. Bugün Erdoğan olabilir, yarın Kılıçdaroğlu olabilir. O zaman da kriz zamanlarında herkesi birleştiremeyebilir. Cumhurbaşkanının bir partinin üyesi, hele hele onun başkanı olması bence zor durumlarda tüm halkı kucaklayamayacağı olasılığını getirir. Böyle durumlarda kişilerin kişisel özellikleri, ikna güçleri de belirleyici olur elbette ama parti-bağımlı bir cumhurbaşkanının halkın tümünü birleştiremeyebileceği riski tabii ki yuksektir.

Son olarak da bu referandumu zorlaştıran konulardan bir tanesinin de tam 18 tane madde içermesi olduğunu düşünüyorum. Ve bu maddeler birbirinden çok farklı şeyler. Mesela 3 numaralı teklifle anayasanın 76. maddesinde adı geçen, “milletvekili seçilme yaşının 25’den 18’e indirilmesi” önerisi var. Bu öneriyi destekliyorum. Ama 9 numaralı teklifle anayasanın 104. maddesiyle “cumhurbaşkanının hem devletin hem de hükümetin başı ilan edilerek başbakanlığın kaldırılmasını” desteklemiyorum. “Cumhurbaşkanının yardımcılarını ve bakanları atayıp görevlerine son verme yetkisine sahip olmasını” desteklemiyorum. O zaman ne yapacağım? 3 numaralı teklife Evet, 9 numaralı teklife hayır demek imkânımız yok!


Tum siyasi tartismalardan, parti aidiyetlerinden ve kisilerden bagimsiz olarak, yukarda saydigim nedenlerle ve  değişikliklerin tümünün, demokratik ve birbirine kenetlenmiş bir Türkiye için hayırlı olmayacağını düşününce HAYIR demek mantıklı bir sonuc oluyor.

tirsdag 21. mars 2017

Takk for meg



Fra starten til nå, etter 12 år som leder for SVs etniske likestillingsutvalg, takket jeg for meg i SVs landsmøte i helgen. På alle disse årene har jeg også sittet i SVs lands- og sentralstyre. Jeg har vært den første og til nå den eneste lederen av utvalget og det første faste sentralstyremedlemmet i SV med minoritetsbakgrunn, har vært med å foreslå at et slikt sentralt utvalg skulle etableres og bidratt til vedtekter som sikrer minoritetsrepresentasjon i alle SVs organer.

Jeg takker for tilliten dere har vist meg til å spille en svært sentral rolle i partiets asyl-, flyktning-, innvandrings- og integreringspolitikk i de siste 12 årene – både før SV var i regjering, mens det var i regjering og nå etterpå. På disse årene har jeg jobbet for antirasisme, dobbelt statsborgerskap, et godt integrert, flerkulturelt samfunn og en human asylpolitikk.
Jeg har blitt kjent med utrolig mange dyktige folk, og er så takknemlig for all støtte og samhold som dere har vist meg. Jeg vil takke alle de som har sittet i etnisk likestillingsutvalg i SV i disse årene slik som Knut Kjelstadli,Sanja PasovicRandi BenjaminsenHiam Al-chiroutJoel Olawunmi Enemed flere, samt gode medlemmer av lands- og sentralstyre som Ingrid FiskaaKirsti Bergstø og Oddny Irene Miljeteig. Jeg vil også takke for samarbeidet med alliansepartnere i den antirasistiske bevegelsen somAntirasistisk SenterMiRA-SenteretOMOD-Organisasjonen Mot Offentlig DiskrimineringNorsk InnvandrerforumNorsk Folkehjelp med flere. Jeg ønsker Marian Hussein lykke til som ny leder av etnisk likestillingsutvalget i SV, og vet arbeidet er i gode hender.
Så må jeg også si at selv om jeg ikke kommer til å lede SVs etniske likestillingsutvalg lenger, er verken kampen for antirasisme eller mitt engasjement for det i SV, over. Kampen fortsetter! <3

søndag 19. mars 2017

Tvangsekteskap, omskæring, multikulturalisme... Hvor er venstresiden nå?

Tvangsekteskap og kjønnslemlestelse er utrolig alvorlige problemer. Begge deler er forbudt etter norsk lov og innebærer brudd på menneskerettighetene. Vi vil stå først i kampen mot denne typen overgrep mot unge mennesker. En kvinne som er tvangsgiftet er en kvinne for mange. En jente eller en kvinne som er kjønnslemlestet er en jente eller en kvinne for mange!

Men, arbeidet mot tvangsekteskap og kjønnslemlestelse må gjøres gjennom holdningsskapende arbeid. Minst 72 barn er undersøkt for kjønnslemlestelse ved norske sykehus siden 2009. Ikke én av dem er lemlestet mens de har bodd i Norge! Av dem har legene funnet at rundt 15 er blitt kjønnslemlestet, men det har ikke skjedd mens de bodde i Norge, opplyser legene. ”Det har vært gamle skader etter kjønnslemlestelse fra hjemlandet, før de flyttet til Norge,” sier de. Derfor: Vi må unngå hysteri og stigmatisering. Vi må finne tiltak som er treffende og som er proporsjonelt med utfordingene. Nettopp fordi de uberettigede undersøkelsene kan oppleves som et maktovergrep og stigmatiserende.

Vi skal være mot kulturrelativismen, men vi kan ikke være mot multikulturalisme. Vi skal heie på det flerkulturelle samfunn! Alle grupper bør ha samme rett til å praktisere sin kultur. Organisasjoner som bygger på en etnisk eller nasjonal gruppe bør ha samme adgang til å få finansiell støtte som majoritetsorganisasjoner.

Fordi mangfold er en styrke. Mangfold er bra! Det er helt ok med kulturelle forskjeller mellom folk. Alle verdens språk er vakre. Det vakre språket, norsk, er bra!  Alle de over 100 morsmål som snakkes i Oslo, er bra! Alle de etniske sangene som synges i Oslo, er bra! Å ikke tro på religion er bra! Alle de ulike trossamfunn, er bra!

Mangfold er mangfold! Ingen bør tvinges til å velge hva som skal komme først. Det er en uvesentlig diskusjon om man først skal være norsk, så muslim eller først muslim så norsk.  

Vi skal samtidig ha felles verdier, et solid felles fundament som vi har til sammen. Det fundamentet synes jeg ikke skal være ”norske verdier” da det er problematisk å definere hva ”norske” verdier er. Limet som skal lime oss sammen, må være det norske språket og de universelle sosialistiske, demokratiske og feministiske verdiene.

Jeg er helt overbevist om at hvis man har tilstrekkelig felles, kan man leve med betydelige forskjeller!

Vi har hatt veldig mange og gode debatter i SV om integrering og ha et flerkultureltsamfunn. Vi har for eksempel definert hvilke verdier skal binde et flerkutlurelt samfunn sammen, i vårt integreringspolitiske plattform.

Vi har et stort takhøyde i SV. Det skal være rom for å mene ulike ting. Det er bare bra at det man er opptatt av kommer på bordet. Ingen samfunnsproblem kan ta skade av å bli debattert!

Jeg tror folk anser SV som et parti som man kan stole på når det gjelder spørsmål som asyl, innvandring  og integrering. En kjempe positiv utvikling i SV i dette område, har også vært at SV er blitt et enda mer engasjerende parti for ungdommer med ulik etnisk bakgrunn. I landsmøtet i helgen hadde vi sterke innlegg fra SV-jenter med minoritetsbakgrunn som illustrerte godt at SV forventes og er et parti som ser at kvinneundertrykking er uten grenser og det er en kamp som alle kvinner, med eller uten minoritetsbakgrunn, skal ta sammen!

”Vi skal kjempe for at kvinner skal ta makt over sin egen kropp og eget liv. Men det skal vi gjøre som en del av en felles feministisk kamp, ikke med vedtak som å forby hijab!,” sa for eksempel Amina Bile, medlem av Telemark SV.

– Er det et problem at noen i partiet ønsker å snakke mer om strengere krav til innvandrere og mindre om fordelene med et multikulturelt samfunn?

Nei, jeg synes ikke det er et problem. Vi er et parti med stor takhøyde. Vi diskuterer stadig mange viktige spørsmål. Et sosialistisk parti som SV vet godt at uten demokratisk uenighet vil vi aldri kunne finne de beste solidariske løsningene som vi alle sammen brenner for!

Jeg oppfatter det heller ikke slik at de som tar ordet for strengere krav til innvandrere er også mot et godt integrert, multikulturelt samfunn. De representerer uansett ikke SVs samlede syn.  De uttaler seg om hva de selv mener er riktig og viktig, og det skal de selvfølgelig få lov til.

Jeg er ikke enig i at venstresiden er i ferd med å endre syn på disse spørsmålene i en retning som jeg ikke ønsker. Tvert i mot, jo flere unge mennesker med eller uten hijab involverer seg i politikken, jo grundigere, sakligere og kunnskapsrike venstresidens politikk blir. Hvis man skal snakke om endring på venstresidens syn på disse spørsmålene, så påstår jeg at de er ferd med å bli mer nyanserte, kunnskapsrike, solidariske og ikke-stigmatiserende.




lørdag 18. mars 2017

Gratis aktivitetsskole til alle barn er livsviktig!

Sosiale forskjeller er det største hinderet for barn og unges fremtidsmuligheter.

"Jeg har selv kjent på kroppen hvordan de sosiale forskjellene påvirker livet. For eksempel når jeg måtte gå hjem fra skolen når alle de andre barna skulle få leke sammen i SFO og jeg må spørre meg selv om det var derfor jeg ikke hadde noen å leke med på fritida eller friminuttene på skolen.

Heldagsskolen, eller i det minste halvdagsplass i SFO jevner ut sosiale forskjeller og bidrar til inkludering.

De som ikke går i SFO er nemlig de som oftest har de minst ressurssterke foreldrene. 

Når jeg står her med fast jobb, påvirkningskraft og en mastergrad i lomma, lurer jeg rett og slett på om det ikke var fordi jeg gikk på SFO!" sier den syktige SV-politikere, lokallagsleder for St. Hanshaugen, Celestina Dasilva.