Viser innlegg med etiketten Tyrkia. Vis alle innlegg
Viser innlegg med etiketten Tyrkia. Vis alle innlegg

fredag 5. januar 2024

Besøk til Muratpaşa-bydel i Antalya


Muratpaşa er en bydel i storbyen Antalya i Tyrkia med over halv million mennesker. Jeg besøkte borgermesteren i Muratpaşa, Ümit Uysal i dag og deltok i deres månedlige styremøte som observatør. Det var svært lærerikt! 


Møtet hadde en del likheter, men også ulikheter med tilsvarende møter hos oss i Oslo. På likhetssiden:
  • Møtet er åpent for publikum
  • Borgermesteren styrer ordet 
  • Posisjon- og opposisjonsgruppene sitter på hver sin side av ordtyrerbordet
  • Gruppene holder gruppemøter før selve styremøte og vet derfor hvordan de skal stemme på hver enkel sak

På ulikhetssiden:
  • Møtet starter med ett minutts stillhet og synging av nasjonalsangen 
  • Talspersoner fra alle partier får innledningsvis taletid til å snakke om den politiske situasjonen - i verden, i landet, i byen og bydelen. Hva de tar opp er helt ubegrenset og taletiden virker også å være ubegrenset. 
  • En annen person enn ordfører leser oppsummeringen før man går over til votering på hver sak 
  • Ingen diskusjon på sakene, kun votering. Dette kan variere fra styre til styre og sak til sak, men hos oss er det stort sett enighet om sakene, forklarer Ümit Uysal.


Ellers ser det ut som om bydelene i Antalya, mulig ellers i alle andre storbyer i Tyrkia, styres etter en slags formannskapsmodell hvor formannskapet er det utøvende organet og bydelsstyre er det øverste politiske organet. I denne modellen er det ikke et parlamentarisk organ som styrer bydelen, og all offentlig virksomhet og myndighetsutøvelse i bydelen skjer på vegne av formannskapet gjennom delegert fullmakt. Dette er ganske likt måten bydelene styres i Oslo. Myndighetsområdet i bydelene her, virker dog være noe mer begrenset enn i bydelene i Oslo. Man finner en beskrivelse av myndighetsområdene deres i bydelens hjemmeside: https://muratpasa-bld.gov.tr/icerik/belediyenin-yetki-ve-gorevleri

Mens bystyre i Antalya, muligens generelt i alle storbyer i Tyrkia, også styres etter den samme «formannskapsmodellen», styres Oslo etter et byparlamentarisk styresett hvor bystyret er det parlamentariske organet og byrådet er den utøvende myndigheten og øverste lederen av kommunens administrasjon. Men som kjent, er Oslo den eneste byen i Norge som har et byparlamentarisk styresett. I andre byer, som for eksempel Bergen, har man igjen et formannskapsmodell.


Tusen takk til borgermester @Umit Uysal for vertskap og vennskap, til viseborgermester @Oya Kansu for gode forklaringer og varm mottakelse, andre viseborgermestere @Hüseyin Sarı og @Cebrail Odak, styremedlem og @CHP sin talsperson i styret @Canan Keleş, andre styremedlemmer fra CHP @Deniz Filiz og @Serpil Ustun og styremedlem fra @AKP Mukaddes Aksoy for gode samtaler! 

Jeg takker dem og andre i Muratpaşa-styret for deres innsats for lokaldemokratiet i Tyrkia!

tirsdag 19. mai 2020

19 Mayıs üzerine



19 Mayis, Atatürk’ün 1919’da Samsun’a çıkışının, bağımsızlık savaşının başlangıcıdır.
1. Dünya Savaşı’ndan sonra yenilmiş ve lidersiz kalmış bir ulus, bağımsızlığını kazanmak zorundaydı. Ama nasıl? Atatürk’ün bundan 101 yıl önce tam şu günlerde üzerinde yoğunlaştığı en önemli konu buydu.

Savaşı kaybetmenin bir sonucu olarak ve İngilizlerin teşvikiyle 20 000 Yunan askeri 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkarılınca, Hasan Tahsin’in kurşunuyla başliyor bagimsizlik mücadelesi. Atatürk, “Tamam!” diyor o zaman. “Artık bu işin şakası kalmadı. Yurdumuz işgal altındadır.” Hemen kendine ordu müfettişi olarak bir görev yaratıyor. Hükûmetin aymazlığından faydalanıp kendisini Anadolu’ya atıyor. Kendi deyimiyle “kanatlanıp uçuyor”. 4 gün sonra, 19 Mayıs 1919’da Atatürk, devletin görevlisi, ordu müfettişi olarak Samsun’a varıyor.

Hiç vakit kaybetmeden görüşmelerini yaptıktan sonra, kara yoluyla Amasya’ya geçip, iftardan sonra orada toplanan vatandaşlara “Allah milletimize yenilgiyi gösterirse bütün evlerimizi, mallarımızı, ateşe vererek ve vatanı bir harabeye çevirerek boş bir çöl halinde düşmana bırakacağız. Amasyalılar buna hep beraber yemin edelim…” diyor.
Bütün Amasyalılar, ellerini havaya kaldırarak “Yemin ederiz paşam!” diye bağırıyorlar. El ele vereceğiz ve vatanımızı kurtaracağız.”

Böylelikle bagimsizlik davasi, adim adim halka mal ediliyor. Atatürk sonra Amasya genelgesini yayınlıyor. Bağımsız bir milli heyet fikri ilk kez burada dile getiriliyor. Sonra tüm yurttan vekilleri, her şehirden üç temsilciyi 2 ay sonra Erzurum’da 4 ay sonra da Sivas’ta topluyor. Yollar öyle kötü ki at sırtında geliyor delegeler!

Bir yandan da genelgeler yayınlıyorlar. Halk direniş hareketine davet ediliyor. Çünkü bu direniş hareketinin meşruiyeti için gerekli. Yoksa Anadolu ne der? Uluslararası toplum ne der? Bu halkın direnişi filan değil, isyancı üç beş askerin, üç beş aydının işi der! Onun için halk da hareketin içine dahil ediliyor.

Sonra ne oluyor? Planlar yerine getirilmeye devam ediliyor. Hele 16 Mart 1920’de İngilizlerin İstanbul’u işgal altına alması ve Meclis-i Mebusan’ın kapatılması, Atatürk’ün kafasında düşündüğü planları gerçekleştirilebilmesi için büyük bir fırsat yaratıyor. Hiç vakit kaybetmeden 23 Nisan 1920’de yeni meclis toplanıyor. Atatürk meclisin üyelerini, bağımsızlık için gerekirse silah kullanmak konusunda ikna ediyor. Ve silah kullanmak da gerekiyor. Çünkü meclisin ve anayasanın ilanının hemen ardından, İngilizlerin teşvikiyle 100 000 Yunan askeri daha İzmir’e giriyor ve Ankara’ya doğru ilerlemeye başlıyor.

Ve sonra bildiğimiz gibi, Türkiye insanının, köylüsünün, kadınının uğraşıyla işgal güçlerinin ilerlemesi Sakarya’da durduruluyor. Diğer itilaf devletlerine de yeni Türkiye devletiyle anlaşma yapmaktan başka çare kalmıyor.

İşte 19 Mayıs 1919’dan, 24 Temmuz 1923 Lozan anlaşmasına dek, topu topu dört yıl süren ama bu kısa sürede yıkıntılardan yeni bir ulus yaratan planlı, örgütlü ve kararlı bir mücadele!


Atatürk bu kararlı mücadeleyi gençlere emanet etti. Ben de hepinizin Gençlik ve Spor Bayramı’nı kutluyorum. Daha pek çok aydınlık 19 Mayıslarda buluşmak üzere!

tirsdag 6. august 2019

Cüneyt'e şimdi kaygısız sonsuzluklar, bize ise onsuz ama onun gibi yaşamaya calışmak düşüyor


Duruyorum. Nasıl yani? Cüneyt ölmezdi ki... diye afallıyorum. Sonra, ölmedi ki zaten diye bir yanılsama içinde buluyorum kendimi. Cüneyt gülerek beliriyor omuz başımda. Bir ara gerçek bu sanıyorum. Böyle bir ölmezdi, bir ölmedi, bir öldü diye gerçekten düşe, düşten gerçeğe savruluyorum.

Biraz borçlu hissediyorum kendimi - hep almışım, hiç verememişim gibi. Tartışmalarımızı bitirememişiz gibi. Kendini noktaları birleştirilecek bir bulmaca kadar dağılmış hisseden dostumu yeterince teselli edememişim gibi. Çektiklerini daha çok anlamalıymışım, anlamamışım gibi. Ondan yeteri kadar öğrenememişim gibi. Kocaman vücudunda kolunun altına yeterince sığınamamışım gibi. "Emek vererek demokrasi" kitabımın Facebook sayfasını beğenince ne kadar mutlu olduğumu söyleyemedim, teşekkür de edemedim diye.

Bir oyun oynuyorduk vaktiyle. Oyunu o kazanmıştı. O zaman kendisine ödül olarak Berlin kentinin altın anahtarını sunmuştum. “Anahtarın Potsdam'daki Kaygısız Sarayı’nın kapısını açtığını da öğrenmiş bulunuyorum ki, bu, senin üzüm ve incirleri toplaya toplaya saraya çıktıktan sonra nefis bir smoothie eşliğinde soluklanabileceğinin de müjdecisi, Cüneyt'cigim” diye yazmıştım ona. Bir eğlenceli insandı ki!

Şimdi sana kaygısız sonsuzluklar düşüyor, sevgili Cüneyt. Bize ise sensiz ama senin gibi verecen ve senin kadar haksizliklara karşı ve adalet icin yaşamaya çalışmak!

tirsdag 26. februar 2019

Yöreler Renkler...


Muratpaşa Belediye Başkan Ümit Uysal, 4’üncü Yöreler Renkler Festivali’nin Akdeniz ve Ege kültürünün tanıtıldığı gecede “Akdeniz, Türkiye’nin dünyaya en açık coğrafyasının adıdır” dedi.

Muratpaşa Belediyesi’nin barış, dostluk ve kardeşlik festivali Yöreler Renkler, 3’üncü günü Akdeniz ve Ege gecesiyle geride bıraktı. Korkuteli Istanaz Mahalli Sanatçılar ve Emre Dayıoğlu’nun sahne aldığı gece, Antalyalılar dayanışma ve Dostluk Derneği’nin bir Antalya klasiği olan hibeş sunumuyla başladı.

Tahinin limon suyu, sarımsak ve baharatlarla özleştirilerek hazırlanan ve bir çeşit meze olan hibeş hazırlığı için Muratpaşa Belediye Başkan Yardımcısı İbrahim Cephaneci, masanın başına geçti. Cephaneci, büyük bir özenle hazırladığı hibeşi festivale gelenlere ikram etti.

Festivali katılan Akdeniz ve Ege derneklerine teşekkür plaketinin de verildiği gecede Başkan Uysal, Akdeniz’in barışın, kardeşliğin, sevginin, saygının ve farklılıkların birlikte yaşandığını, tasada ve kıvançta bir arada olabilen bir coğrafyanın adı olduğunu belirterek, “Akdeniz, Türkiye’nin dünyaya en açık coğrafyasının adıdır” dedi. Başkan Uysal, konuşmasının sonunda festivali ziyaret eden ve aslen Elmalılı olan Norveç’in Oslo eyalet milletvekili Gülay Kutal’ı da sahneye davet etti. Başkan Uysal, Kutal’ı Muratpaşa belediyesi Kent Meydanı’nı dolduranlara “Bizim Yörük kültürümüzün Oslo’daki temsilcisi” sözleriyle tanıttı.

Yöreler Renkler Festivali, bugün Doğu Anadolu gecesi düzenlenecek. Muratpaşa Belediyesi Kent Meydanı’ndaki etkinlikler halk dansları gösterisi ve saat 20.00’de başlayacak İhsan Güvercin, sonrasında Belkıs Akkale konseriyle devam edecek.

Haber icin "Alanya Sokak Haber"

onsdag 17. mai 2017

Gratulerer med dagen!



Norges nasjonalsang begynner med ordene "Ja, vi elsker dette landet!". 17. mai er en festdag hvor vi feirer Norges første frie grunnlov basert på grunnleggende prinsipper som folkets suverenitet, maktfordeling og menneskerettigheter. Tusenvis av mennesker strømmer vi ut ut i gatene for å feire felleskap, frihet og demokrati. Vi feirer oss selv som har skapt og ivaretar vårt frie samfunn. Ja, vi feirer faktisk oss selv som klarer å leve i fred.

Som norsk-tyrker får dagen meg til å tenke på Tyrkia: Hva er det folk ønsker i Tyrkia? I disse dager når folket er svært polarisert, er det fortsatt noe som man mener man har skapt sammen og og som alle deler, er det noe felles man ønsker å feire år etter år?

I en sterkt polarisert Tyrkia, kan en utvei,  et kompromiss, et lim være ”respekt”. Rett og slett. Kun respekt. Respekt som er hovedpremissen bak demokratiet og fred. Kan tilhengere av AKP, CHP, HDP, de høyreorienterte, venstreorienterte, religiøse, ikke-religiøse, sekulære, tyrkere, kurdere, sunnimuslimer, shiamuslimer... bli enige om "respekt" og ikke så mye mer?  Respekt for andres tro og tenkning, respekt for andres bidrag til samfunnet gjennom sitt arbeid, respekt for forskjeller og respekt for retten til å uttrykke sin tro og tanker?

Det som gjør Norge et demokratisk land, er nettopp det faktum at alle er frie til å ha sine meninger, uansett hvor motsigende de er, og de kan forsvare sine meninger. At alle respekterer denne friheten. Demokrati er ikke kun et styreform i Norge: Demokrati er en væremåte. Det er en atferd. Det er en del av kulturen. Vi feirer denne kulturen, dette felleskapet, friheten og demokratiet med ballonger, is og pølser og ikke med tanker og militærparader siden den tyske okkupasjonen og i de siste 70 årene.

For å kunne feire felles verdier i felleskap og med glede, må vi satse på enda mer på respekt, frihet og demokrati i dagens Tyrkia. Respekt må være limet som limer oss sammen. Og den politiske viljen må være garantisten for dette; politikken må tilrettelegge for felleskap og respekt i samfunnet. Bare at vi har respekt, kan vi leve med meningsforskjeller, ja, til og med polariseringen.

Det er ingen annen utvei: Tyrkias folk må lage en avtale seg i mellom. Uavhengig av politiske ledere og politikken. Denne avtalen må handle om respekt for hverandre med demokrati som hovedmålet. Så kan det tyrkiske folket feire felleskap på samme måte som vi gjør hver 17. mai.

Gratulerer med dagen alle verdens gode folk - med nordmenn og tyrkere!


Norveç milli bayramı 17 Mayıs'ın düşündürdükleri


Norveç’in milli marşı “Evet, biz bu ülkeyi seviyoruz!” sözleriyle başlıyor. Norveç’in ilk özgür, temel ilkeleri de halkın egemenliği, güçler ayrılığı ve insan hakları olan anayasasının kabul edildiği 17 Mayıs bir bayram günü olarak kutlanıyor. Oslo’da 17 Mayıslarda on binlerce insan sokaklara dökülüp, beraberliği, kardeşliği, özgürlüğü ve bunun garantisi olan demokrasiyi kutluyor. Aslında kutladıkları, özgür bir toplumu yaratan, barış içinde yaşamayı beceren kendileri.

Ya biz neyi seviyoruz Türkiye’de? Bir büyük kutuplaşmanın içinde olduğumuz bu günlerde, yine de hepimizin ortak olarak yarattığımız bir şeyi, bir yanımızı kutlamayı birlikte istememiz düşünülebilir mi?
Kutuplaşmış Türkiye insanının çıkış yolu, uzlaşma zemini, mutabakat tutkalı, demokrasinin de ön koşulu olan en temel değer, “saygı” olabilir mi? AKP’li, CHP’li, HDP'li, sağcı, solcu, dinci, dinsiz, laik, türk, kürt, alevi... sadece ve sadece “saygı” konusunda anlaşabilir miyiz? Karşısındakinin inancına, düşüncesine, yaptığı iş yoluyla topluma kattıklarına, farklılığına, inanç ve düşüncelerini dile getirme hakkına saygı.

Norveç’e demokratik bir ülke diyorsak, bu tam da değişik siyasi görüşlerce benimsenen değerlerin, birbirine ne kadar zıt olursa olsun, demokratik ve saygılı bir ortamda özgürce benimsenebilip savunulabilmesindendir. Norveç’te dindarı da solcusu da demokratik bir şekilde davranır. Demokrasi çoğunluğun içine sindirdiği bir kültür, bir duruş, bir davranış biçimidir. Alman işgalinden bu yana, son 70 yıldır özgürlük günü 17 Mayıs’ın tanklarla ve askerlerle değil, balon ve dondurmalarla kutlanmasının temelinde yatan şey de, kutlananın beraberlik, özgürlük ve demokrasi olmasıdır.

Norveç toplumu gibi bir toplumu Türkiye toplumu için de, Norveç insanının duyduğu kıvancı Türkiye insani için de özlüyorsak ortak paydamız, mutabakatımız, toplumsal tutkalımız saygı, özgürlük ve demokrasi olmalıdır. Politik irade de bunların tökezleyeni değil, güvencesi olmalıdır. Bundan gayri isteyen istediğini sevebilir, istediği kadar kutuplaşabilir.

Başka çare yok. Bizler, Türkiye’nin bireyleri olarak aramızda politikacı ve liderlerden bağımsız, kanunlarla belirlenemeyecek toplumsal bir sözleşme yaratmak zorundayız. Ana maddesi saygı, ana hedefi de demokrasi olan bir sözleşme! 

O zaman biz de kardeşlik bayramlari kutlayabiliriz birlikte.


---

Not: Norveç anayasa degişiklikleri ile ilgili önceki bir yazim

søndag 16. april 2017

Håper flertallet vil si nei i folkesavstemningen i Tyrkia


55 millioner mennesker stemmer ja eller nei til grunnlovsendringer i Tyrkia i dag.

Ja vil bety mer makt til presidentembetet, nei vil bety å beholde dagens "tredeling av makt" prinsippet.

Håper og tror flertallet vil si nei - ikke fordi dagens regime fungerer perfekt, men fordi man trenger mer av det som kan og bør fungere, ikke mindre!

søndag 9. april 2017

Hvorfor "Nei" til grunnlovsendringene i Tyrkia?

Når man stemmer over edringer i grunnloven, må man tenke uavhengig av personer og parti, men heller stille seg spørsmål om hva og hvordan den skal forandres. Vil endringene opprettholde de grunnleggende  prinsippene i loven og vil de føre til et mer demokratisk og rettferdig samfunn, vil de ikke det? Dette er tankene man må ha før man bestemmer seg.


I dag i Tyrkia finnes det statsminister som regjeringens overhode i tillegg til en president. Endringene vil forandre på dette. De viktigste endringene som foreslås, er disse:

  • Det parlamentariske systemet skal oppheves, og det skal innføres et presidentsskapssystem. 
  • I dette systemet skal lovgivende, dømmende og utøvende makt i stor grad samles hos presidenten.
  • Statsministerskapet skal oppheves.
  • Presidenten skal kunne være medlem av et parti.



Det er flere ulemper ved dişse grunnlovsendringene. For det førtse, er det et problem at den demokratiske regelen med tredeling av makt endres og all makt gis til en person. Som den tyrkiske advokatforeningen som har 100 000 advokatmedlemmer påpeker, vil du ikke gi skjøtet ditt til styrelederen for sameiet bare fordi han gjør en god jobb som styrer!


For det andre, bør presidenten være partipolitisk uavhengig. Presidenten bør representere hele folket, ikke bare de som stemmer på et politisk parti. Man trenger en president som særlig i krisesituasjoner kan samle hele befolkningen på tvers av politiske uenigheter. Det siste er svært viktig fordi at et spillet samfunn i krisesituasjoner kan fort føre til kaos og ulydighet som igjen kan få et land til å raskt kollapse.


For det siste, er det ikke bare er en endring, men 18 forslag som sprer seg over et bredt felt. Hva skjer hvis man er enig i to av dem, men uenig i de andre? For eksempel foreslår punkt 3 at minstealderen for folkevalgte skal endres fra 25 til 18. Dette vil jeg og sikkert mange andre være enig i. Men, så er det punkt 9 som sier at presidenten skal bade lede staten og regjeringen, vil jeg åpenbart ikke støtte. At alt voteres under ett, blir dermed svært problematisk.


Av disse viktige grunnene, er det ikke mulig å tro at voteringen og endringene vil være treffbare og bidra til en mer demokratisk syring for folket og derfor må man stemme Nei.

onsdag 29. mars 2017

Neden HAYIR?


Anayasa oylamasinda kişilerden, partilerden bagimsiz olarak değişiklik önerilerine bakmak, “Ne, nasıl değiştirilmek isteniyor?” diye anlamak gerekiyor. Değişiklikler anayasanın temel prensiplerini koruyup, toplumu daha adil, daha demokratik bir şekilde yürütmeye yarayacak mi yaramayacak mi? diye düşünüp karar vermek gerekiyor.

Anayasa icin önerilen değişikliklerin en önemlileri şunlar:
  • Parlamenter sistem kaldırılarak yerine başkanlık sisteminin getirilmesi.
  • Bu sistemde cumhurbaşkanının yetkilerinin arttırılarak yasama, yargı ve yürütme yetkilerinin büyük ölçüde cumhurbaşkanında toplanması
  • Başbakanlık makamının ortadan kalkması
  • Cumhurbaşkanının aynı zamanda bir parti üyesi de olabilmesi


Biliyoruz ki 1961 anayasasıyla Türkiye’de yasa yapma yetkisi Turkiye Buyuk Millet Meclisi’ne, yargı yetkisi Mahkemelere ve yürütme yetkisi de Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kuruluna verilmiştir. Norveç de, dünyanın demokratik tüm ülkeleri de “güçler ayrılığı” temelinde yürütülürler: Bu sistemde Yargı, Yürütmeyi denetler. Mahkemeler bağımsızdır. İcabında Cumhurbaşkanı ve bakanların yürütmesinde haksızlık, usulsüzlük gördüklerinde müdahale edebilirler. Mahkemeler yasalarda sakatlık gördüklerinde, meclisi yasalarda değişiklik yapmaya zorlayabilirler; Yürütme, kanunlarla Yargı’yı denetler; Halk da milletvekilleri yoluyla kanunları yapar. Halk hem Yürütme’yi hem Yargı’yı denetler.

Bu sistemin değişip, güçlerin tek bir makamda, Cumhurbaşkanlığı makamında toplanmasının sakıncaları büyük olabilir. 100 000 avukatın üye olduğu Türkiye Barolar Birliği’nin söylediği gibi, apartmanı iyi yönetiyor diye dairenizin tapusunu apartmanın yöneticisine vermezsiniz. Kendisi ne kadar iyi bir yönetici olsa da, tapuyu yani onu denetleme hakkınızı yöneticiye vermezsiniz.

Anayasa değişikliği önerisinin ardında bir kötü niyet aranmamalı. Demokrasilerde, kendi çıkış noktasıyla, örneğin daha istikrarlı bir düzen sağlamak amacıyla, her türlü öneri getirilebilir. Ancak Barolar Birliği’nin 20 000 avukatı, getirilen önerileri günlerce çalışıp değerlendirmiş ve avukatların % 98’i bu değişikliklerle kuvvetler ayrılığı prensibinin yok edileceği, hukuk devletinin yok edileceği ve avukatlık mesleğinin yapılamayacak hale geleceği sonucuna varmış. Bu sonuç dikkate alınmalı diye düşünüyorum.

İkincisi, cumhurbaşkanı bir parti üyesi olmamalı, tamamen bağımsız olmalı, diye düşünüyorum. Cumhurbaşkanı bütün halkı temsil etmeli, sadece belli bir partinin tabanını değil. Norveç’te cumhurbaşkanı yok bile, biliyorsunuz. Ülkeyi hükümet yönetiyor. Hükümetin başı da başbakan. En azından önümüzdeki sonbahardaki seçimlere kadar Norveç’in başbakanı Erna Solberg. Aramızda bugün Norveç’in başbakanının kim olduğunu bilmeyen bile olabilir. Çünkü demokrasilerde başkanlardan çok, partiler önemlidir. Kåre gider, Erna gelir, Erna gider, bir başkası gelir...

Ayrıca cumhurbaşkanıyla karşılaştırılabilecek bir figür olarak Kral, ülkenin yönetimine karışmaz. Sadece toplumsal kriz anlarında ülkeyi bir arada tutmak için çalışır. Kral nasıl Norveç’te herkesin kralıysa, bir partiye bağımlı, hele hele o partinin başkanı değilse, cumhurbaşkanının da Türkiye’de herkesin cumhurbaşkanı olması gerekir bence. Cumhurbaşkanı aynı zamanda bir parti başkanı olabilecekse, o cumhurbaşkanı tarafsız olamaz. Cumhurbaşkanı tarafsız olamayacağı için de halkın bir kısmının cumhurbaşkanı olur, diye düşünüyorum. Sadece, Cumhurbaşkanının başkanı olduğu partiye oy verenlerin cumhurbaşkanı olur. Herkes tarafından benimsenmez. Bugün Erdoğan olabilir, yarın Kılıçdaroğlu olabilir. O zaman da kriz zamanlarında herkesi birleştiremeyebilir. Cumhurbaşkanının bir partinin üyesi, hele hele onun başkanı olması bence zor durumlarda tüm halkı kucaklayamayacağı olasılığını getirir. Böyle durumlarda kişilerin kişisel özellikleri, ikna güçleri de belirleyici olur elbette ama parti-bağımlı bir cumhurbaşkanının halkın tümünü birleştiremeyebileceği riski tabii ki yuksektir.

Son olarak da bu referandumu zorlaştıran konulardan bir tanesinin de tam 18 tane madde içermesi olduğunu düşünüyorum. Ve bu maddeler birbirinden çok farklı şeyler. Mesela 3 numaralı teklifle anayasanın 76. maddesinde adı geçen, “milletvekili seçilme yaşının 25’den 18’e indirilmesi” önerisi var. Bu öneriyi destekliyorum. Ama 9 numaralı teklifle anayasanın 104. maddesiyle “cumhurbaşkanının hem devletin hem de hükümetin başı ilan edilerek başbakanlığın kaldırılmasını” desteklemiyorum. “Cumhurbaşkanının yardımcılarını ve bakanları atayıp görevlerine son verme yetkisine sahip olmasını” desteklemiyorum. O zaman ne yapacağım? 3 numaralı teklife Evet, 9 numaralı teklife hayır demek imkânımız yok!


Tum siyasi tartismalardan, parti aidiyetlerinden ve kisilerden bagimsiz olarak, yukarda saydigim nedenlerle ve  değişikliklerin tümünün, demokratik ve birbirine kenetlenmiş bir Türkiye için hayırlı olmayacağını düşününce HAYIR demek mantıklı bir sonuc oluyor.

Neden HAYIR?

Anayasa oylamasinda kişilerden, partilerden bagimsiz olarak değişiklik önerilerine bakmak, “Ne, nasıl değiştirilmek isteniyor?” diye anlamak gerekiyor. Değişiklikler anayasanın temel prensiplerini koruyup, toplumu daha adil, daha demokratik bir şekilde yürütmeye yarayacak mi yaramayacak mi? diye düşünüp karar vermek gerekiyor.

Anaya icin önerilen değişikliklerin en önemlileri şunlar:
  • Parlamenter sistem kaldırılarak yerine başkanlık sisteminin getirilmesi.
  • Bu sistemde cumhurbaşkanının yetkilerinin arttırılarak yasama, yargı ve yürütme yetkilerinin büyük ölçüde cumhurbaşkanında toplanması
  • Başbakanlık makamının ortadan kalkması
  • Cumhurbaşkanının aynı zamanda bir parti üyesi de olabilmesi


Biliyoruz ki 1961 anayasasıyla Türkiye’de yasa yapma yetkisi Turkiye Buyuk Millet Meclisi’ne, yargı yetkisi Mahkemelere ve yürütme yetkisi de Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kuruluna verilmiştir. Norveç de, dünyanın demokratik tüm ülkeleri de “güçler ayrılığı” temelinde yürütülürler: Bu sistemde Yargı, Yürütmeyi denetler. Mahkemeler bağımsızdır. İcabında Cumhurbaşkanı ve bakanların yürütmesinde haksızlık, usulsüzlük gördüklerinde müdahale edebilirler. Mahkemeler yasalarda sakatlık gördüklerinde, meclisi yasalarda değişiklik yapmaya zorlayabilirler; Yürütme, kanunlarla Yargı’yı denetler; Halk da milletvekilleri yoluyla kanunları yapar. Halk hem Yürütme’yi hem Yargı’yı denetler.

Bu sistemin değişip, güçlerin tek bir makamda, Cumhurbaşkanlığı makamında toplanmasının sakıncaları büyük olabilir. 100 000 avukatın üye olduğu Türkiye Barolar Birliği’nin söylediği gibi, apartmanı iyi yönetiyor diye dairenizin tapusunu apartmanın yöneticisine vermezsiniz. Kendisi ne kadar iyi bir yönetici olsa da, tapuyu yani onu denetleme hakkınızı yöneticiye vermezsiniz.

Anayasa değişikliği önerisinin ardında bir kötü niyet aranmamalı. Demokrasilerde, kendi çıkış noktasıyla, örneğin daha istikrarlı bir düzen sağlamak amacıyla, her türlü öneri getirilebilir. Ancak Barolar Birliği’nin 20 000 avukatı, getirilen önerileri günlerce çalışıp değerlendirmiş ve avukatların % 98’i bu değişikliklerle kuvvetler ayrılığı prensibinin yok edileceği, hukuk devletinin yok edileceği ve avukatlık mesleğinin yapılamayacak hale geleceği sonucuna varmış. Bu sonuç dikkate alınmalı diye düşünüyorum.

İkincisi, cumhurbaşkanı bir parti üyesi olmamalı, tamamen bağımsız olmalı, diye düşünüyorum. Cumhurbaşkanı bütün halkı temsil etmeli, sadece belli bir partinin tabanını değil. Norveç’te cumhurbaşkanı yok bile, biliyorsunuz. Ülkeyi hükümet yönetiyor. Hükümetin başı da başbakan. En azından önümüzdeki sonbahardaki seçimlere kadar Norveç’in başbakanı Erna Solberg. Aramızda bugün Norveç’in başbakanının kim olduğunu bilmeyen bile olabilir. Çünkü demokrasilerde başkanlardan çok, partiler önemlidir. Kåre gider, Erna gelir, Erna gider, bir başkası gelir...

Ayrıca cumhurbaşkanıyla karşılaştırılabilecek bir figür olarak Kral, ülkenin yönetimine karışmaz. Sadece toplumsal kriz anlarında ülkeyi bir arada tutmak için çalışır. Kral nasıl Norveç’te herkesin kralıysa, bir partiye bağımlı, hele hele o partinin başkanı değilse, cumhurbaşkanının da Türkiye’de herkesin cumhurbaşkanı olması gerekir bence. Cumhurbaşkanı aynı zamanda bir parti başkanı olabilecekse, o cumhurbaşkanı tarafsız olamaz. Cumhurbaşkanı tarafsız olamayacağı için de halkın bir kısmının cumhurbaşkanı olur, diye düşünüyorum. Sadece, Cumhurbaşkanının başkanı olduğu partiye oy verenlerin cumhurbaşkanı olur. Herkes tarafından benimsenmez. Bugün Erdoğan olabilir, yarın Kılıçdaroğlu olabilir. O zaman da kriz zamanlarında herkesi birleştiremeyebilir. Cumhurbaşkanının bir partinin üyesi, hele hele onun başkanı olması bence zor durumlarda tüm halkı kucaklayamayacağı olasılığını getirir. Böyle durumlarda kişilerin kişisel özellikleri, ikna güçleri de belirleyici olur elbette ama parti-bağımlı bir cumhurbaşkanının halkın tümünü birleştiremeyebileceği riski tabii ki yuksektir.

Son olarak da bu referandumu zorlaştıran konulardan bir tanesinin de tam 18 tane madde içermesi olduğunu düşünüyorum. Ve bu maddeler birbirinden çok farklı şeyler. Mesela 3 numaralı teklifle anayasanın 76. maddesinde adı geçen, “milletvekili seçilme yaşının 25’den 18’e indirilmesi” önerisi var. Bu öneriyi destekliyorum. Ama 9 numaralı teklifle anayasanın 104. maddesiyle “cumhurbaşkanının hem devletin hem de hükümetin başı ilan edilerek başbakanlığın kaldırılmasını” desteklemiyorum. “Cumhurbaşkanının yardımcılarını ve bakanları atayıp görevlerine son verme yetkisine sahip olmasını” desteklemiyorum. O zaman ne yapacağım? 3 numaralı teklife Evet, 9 numaralı teklife hayır demek imkânımız yok!


Tum siyasi tartismalardan, parti aidiyetlerinden ve kisilerden bagimsiz olarak, yukarda saydigim nedenlerle ve  değişikliklerin tümünün, demokratik ve birbirine kenetlenmiş bir Türkiye için hayırlı olmayacağını düşününce HAYIR demek mantıklı bir sonuc oluyor.